Bahçeye bakan bir masada oturuyordu, bakışlarını ay ışığında daha bir kederli görünen erik ağacına dikmişti. Kısa saçlarını fındık rengine boyatmış, gülkurusu hırkasına sarınmış, bir tanıdığı gözler gibi süzüyordu ağacını... Birkaç adım atınca fark etti beni, döndü.
“İyi akşamlar,” dedim yaklaşarak. ''Nasılsınız?”
Işıklı gözlerinde en küçük bir yadırgama yoktu. Saygıyla ayağa kalktı... İnce bir sürmeyle iyice belirginleşen mavisi gözleriyle tepeden tırnağa süzdü beni.
“İyi akşamlar...” Sanki senelerdir tanınırmışız gibi dostça gülümsedi. “Sen Nevzat olmalısın.”
“Siz de Fofo Yenge olmalısınız.”
Kalemle çizilmiş kaşları, yapay bir dikeyle çatıldı.
“Sadece Fofo... Yenge filan yok tamam mı?” O kadar yıldır Türkiye'den uzak olmasına rağmen çok az aksanı vardı. Sağ elini kararlılıkla sallayarak tamamladı sözlerini. “Siz, biz de yok.”
Uysalca boyun eğdim.
“Tamam Fofo, nasıl istersen.”
Yaşlılara özgü o sevimli otoriterlikle söylendi:
“Böyle istiyorum, çünkü böylesi daha güzel. Bizim Evgenia’nın kalbini çalan adamla sizli bizli konuşamam.”
“Ben de öyle.” diyerek onayladım. “Evgenia'nın biricik yengesiyle öyle yabancı biriymiş gibi konuşamam.”
Şen bir kahkaha döküldü dudaklarından.
“Sen iyi birisin Nevzat...” Damarları çıkmış küçük elini uzattı. “Gözlerinden okuyorum bunu, iyi bir adamsın. Aferin Evgenia'ya, sonunda doğru bir seçim yapmış çılgın kız.”
Eğildim, uzattığı elini aldım, usulca dudaklarıma götürdüm. Çok hoşuna gitti.
'İşte,” dedi eliyle avucumu sıkarken. “İşte gerçek İstanbul beyefendisi. Çok memnun oldum seni tanıdığıma Nevzat.”
“Ben de öyle Fofo.”
Şöyle bir etrafa bakındı.
“Ee, niye ayakta duruyoruz, oturalım artık.”
Oturduk, bakışları yine iri gövdeli erik ağacına kaydı. Sanki gözleriyle severcesine bakıyordu ağacın çıplak bedenine, öyle şefkat, öyle merhamet dolu... Elbette kendisini izlediğimin farkındaydı.
“Yaşlandı,” diye mırıldandı bakışlarını ağaçtan ayırmadan. “O da bizim gibi yaşlandı. Biz ayrılırken dikmişti bu erik ağacını Niko.”
Bana döndü, gözlerini kısarak fısıldadı. “Biliyor musun, bizim Niko ortaktı buraya.”
İlk kez duyuyordum.
“Evet, öyleydi. Yorgo almıştı benim Niko'yu yanına. Huzur içinde uyusun, melek gibi adamdı Niko’m.” İstavroz çıkardı. “Yorgo da kötü değildi tabii...” İmalı bir bakış attı. “Tanımadın değil mi onu?”
Başımı salladım.
“Ne yazık ki hayır...”
Kimsenin görmesini istemiyormuş gibi eliyle yüzünün sağ tarafını kapatarak fısıldadı.
“İsabet olmuş. Kötü biri değildi, biraz aksiydi. Ne çekti Niko'm onun elinden... Evet, öldü diye yalan söyleyecek değilim herhalde. Huzur içinde uyusun, ama Yorgo sağ olsaydı işiniz zordu. Evgenia'yla senden bahsediyorum. Burnunuzdan getirirdi. Bizim Niko öyle değildi. Hoşgörü sahibiydi, gönlü zengindi...” Yeniden erik ağacına çevirdi bakışlarını. “Mürdüm eriği bu. Diktiğimiz senenin sonbaharında göçtük Atina'ya. 1964'ün Ekim'inde... Kurur diye düşünmüştüm. Yorgo pek meraklı değildir, çiçeğe, ağaca. Bakmaz, sulamaz, fidancık boy atmaz sanmıştım. Günahını almışım, bakmış adamcağız. Boy atmış, kurumamış fidan, ama çiçek de açmamış. Evet, tam on üç sene çiçek açmamış... Biz İstanbul'a ilk ziyaretimizi yapıncaya kadar.” İç geçirerek bana çevirdi gözlerini yine. “Tam on üç yıl gelmedik İstanbul'umuza... Korktuğumuzdan değil, kırgınlıktan. İşte ilk meyvesini biz geldiğimizde verdi bu ağaç, ilk çiçeğini o sene açtı. 'Bak aşüfteye.’ demişti Yorgo kıskançlıkla. ‘Sizi görünce nasıl da renklendi.' Hakikaten gelin gibi süslenmişti, allı beyazlı çiçekler...”
Nasıl da özlemle, kederle konuşuyordu.
“Kurtuluş'ta mı oturuyordunuz? Yani Atina'ya gitmeden önce...”
“Yok be kuzum. Kalyoncukulluğu Caddesi'ndeydi evimiz... Tarlabaşı'nda... Bilir misin o caddeyi? Grande Rue de Pera'nın eteklerinden aşağıya, Papazın Köprüsü'nün yakınlarına kadar uzanırdı.”
Tarlabaşı yine çıkmıştı karşıma. Sanırım bu semtten kurtuluş yoktu şu sıra. Ben ona gitmezsem o bana geliyordu, ama hiç de şikâyetçi değildim bundan.
“Bilirim Kalyoncukulluğu'nu.” dedim sanki hısım çıkmışız gibi içten bir ifadeyle. “Tam yedi yıl görev yaptım orada...”
İlk kez yüzünde yabancı bir esinti belirdi. “Sezgin'i de tanır mısın? Komiser Muavini Sezgin Göçerli’yi...”
Neşesi kaçmıştı, belli ki iyi bir yerlere bağlanmayacaktı bu hikâye. Belki hiç eşelememek lazımdı, ama merakım ağır bastı.
“Yok, tanımam...” dedim anlamaya çalışarak. “Beyoğlu’nda mı görev yapmıştı bu Sezgin?”
İçinde kabaran duyguları bastırmaya çalışıyordu.
“Tarlabaşı'nda... Senin görev yaptırın binada. Ahbabımızdı... Çocuklarına babam bakardı. Dünya tatlısı iki kızı varlı. Birinin adı Ayşe, ötekininki Neşe... Çocuk doktoruydu babam. Aynı sokaktaydı muayenehanesi. Bir arada yaşardık. Türkler, Rumlar, Ermeniler, kim varsa mahallede... Kırgınlıklar da olurdu arada, kendini bilmezlerin sataşmaları filan, ama Komiser Muavini Sezgin hep korurdu bizi, hep dostluk gösterirdi. Ne zaman başımız sıkışsa yardımımıza koşar, meselemizi çözerdi. Ta ki o korkunç sonbahara kadar... O günleri duydunuz mu?”
Şu meşum 6-7 Eylül olaylarından bahsediyor olmalıydı. Bu şehrin yaşadığı en büyük utanç günlerinden.
“Duydum,” dedim bakışlarımı kaçırarak. 'Korkunç olaylar olmuş.”
“Korkunç...” Gözleri nemlendi. “Evet, korkunç... Doğru kelime bu olmalı; korkunç. Hâlbuki ne kadar güzel bir yaz geçirmiştik. Hayatımın en mutlu mevsimiydi. Yirmi yaşındaydım. Yeni âşık olmuştum. O temmuzda nişanlanmıştık Niko'yla... Büyükada'da Teo Amca’nın dut bahçesinde... Nasıl sevinçliydik, nasıl mutluyduk.” Hayal kırıklığı içinde başını salladı. “Hayatımızın en güzel günlerini mahvettiler.”
“Sizin evler de yağmalandı mı?”
Yaşlı gözlerinde tazeliğini hiç yitirmemiş bir acı belirdi.
“Yağmalanmaz mı! Talan edildi, talan... İnsanları öldürdüler, tecavüz ettiler, mezarlardan ölüleri çıkardılar. Bize de saldırdılar tabii. Sanki karşılarında düşman varmış gibi... Kapılarımızı kırdılar, evlerimize zorla girdiler, odalarımızı darmadağın ettiler. Bütün eşyalarımızı sokaklara saçtılar, çamaşırlarımız kaldırımları süsledi günlerce... Öyle acımasız, öyle alçakça...”
Ne diyeceğimi bilemiyordum, sanki o sırada aynı karakolda görev yapıyormuş da üzerime düşeni yerine getirmemişim gibi bir suçluluk duygusu çökmüştü yüreğime...
“İyi ki size zarar vermemişler,” dedim teselli olsun diye. “İyi ki canınıza zarar gelmemiş.”
“Gelebilirdi.” Sanki o anları yaşıyormuş gibi tedirginlikle ışıldıyordu mavi gözleri. “Evet, gelebilirdi, o korkuyla gitmiş babam Komiser Muavini Sezgin'e... ‘İstiklal caddesindeki dükkânlar talan ediliyor, insanlıktan çıkmış süfliler sokak sokak halka saldırıyor, bizim de evlerimizin kapısına siyah boyalarla haç yapmışlar, canımız tehlikede, yardım edin,' diye. Hiç hiç oralı olmamış Sezgin...”
Abartıyor olabilir miydi yaşlı kadın?
“Nasıl yani?” diye söylendim. “Sokakta kıyamet koparken görmezden mi gelmiş devletin polisi?”
Buruk bir ifade belirdi görmüş geçirmiş yüzünde.
“Sen sahiden iyi bir insansın Nevzat. Evet, görmezden gelmek bile insanın içinde bir merhamet duygusu olduğunu gösterir. Hayır, Sezgin görmezden gelmemiş, olanı biteni gördüğü halde, ben bu işe karışmam, demiş. Çok sonra, evler, dükkânlar yağmalandıktan, insanlar tartaklandıktan, taciz edildikten çok sonra, olaylar yatışınca anlattı babam. ‘Sezgin’i daha önce hiç böyle görmemiştim,' dedi. Sanki babamı tanımıyor gibiymiş. Sanki küçük kızı Ayşe ateşler içinde yanarken gece yarısı kapımızı çalan adam o değilmiş. Öyle soğuk, öyle uzak durmuş. 'Bizi öldürecekler Sezgin,’ demiş babam. 'Canımız, ırzımız, evimiz tehlikede.' Hiç umursamamış Komiser Muavini. 'Kusura bakma Mösyö Leonidas.’ demiş. ‘Ben bugün polis değil, milli şuura sahip bir vatanseverim. Rumlara yardım edemem.’ Anlatırken gözleri dolmuştu babamın. Bu ülkenin namuslu vatandaşlarından biriydi. Vergisini düzenli öderdi, askerliğini başarıyla yapmıştı, yükümlülüklerini yerine getirmişti, ama vatandaşlarını korumakla görevli olan bu devletin memuru, sanki karşısında insanlık dışı bir mahlûk varmış gibi, bugün görevimi yapamam, çünkü sen Türk değilsin demişti ona...”
Aklıma Diyojen geldi... O da aynı soruyu sormamış mıydı bana? “Bugün polis misin, yoksa milliyetçi misin.' diye. Acaba o zavallı da aynı nefretle mi karşılaşmıştı? Aynı barbarlığın kurbanı mı olmuştu?
“Hâlbuki hep Türk saymıştı babam kendini.” Diye dert yanmayı sürdürüyordu Fofo. “Gençliğinde kilise korosundaymış. Oradaki tecrübesinden olacak, öyle güzel okurdu İstiklal Marşı’nı... Askerde ödül vermişti komutanı bu yüzden. Bütün bu olup bitenlere rağmen ölünceye kadar övünüp durdu ödülüyle...”
Bu topraklardaki acımasızlıklarla ilgili çok hikâye duymuştum, hepsi birbirinden ürkütücüydü. Dilleri, dinleri, ırkları ayrı diye insanlar birbirlerini boğazlamışlardı. Ama bu nefreti yaşamış olanlardan dinlemek, tüylerini diken diken ediyordu insanın.
“Çok üzüldüm.” dedim çare olmayacağını bile bile. “Diyojen diye biri var Tarlabaşı'nda. Galiba o da aynı olayları yaşamış...”
“Diyojen mi'? Bilmem, duymadım böyle birini.”
“Aya Konstantin Kilisesi yer vermiş ona. Geçen gece karşılaştığımızda bir kadınla, bir kızdan bahsediyordu.”
“Ah!” dedi acıyla. “Ah! Andonis'ten bahsediyorsun Zavallı Andonis'ten...” Çaresizce başını salladı. “Onun derdi kimseninkine benzemez, büyük trajedi Nevzat. Çok büyük trajedi... Ah, Tanrı kimsenin başına vermesin onu... Karısı Katerina, kızı Nana'yla birlikte intihar etti. 7 Eylül'de tecavüze uğramıştı Katerina, bir apartmanın boşluğunda. Sonra hamile kaldı, o tecavüzün neticesi mi, yoksa kocasıyla ilişkisinin neticesinde mi belirlenemedi, isteseler öğrenebilirlerdi, sanırım ikisi de cesaret edemedi buna. Aralarındaki büyük aşk, bu meseleyi çözer zannediyorlardı, olmadı. Andonis sık sık imalarda bulunmaya başlamıştı. Ancak beş yıl dayanabildi zavallı Katerina bu suçlayan davranışlara. Zaten duygusal bir insandı. Çocukluğunu bilirim, mahallemizin kızı… Yine de elinden geleni yaptı, durumu düzeltmek için. Çok ısrar etti Andonis'e, gidelim buralardan diye. Belki Tarlabaşı'ndan uzaklaşırlarsa kocası da aklındaki şüpheden uzaklaşır diye düşündü. Ama gitmedi Andonis; malı mülkü çoktu ailenin, göze alamadı gitmeyi. Kocasının aklını ve yüreğini kemiren o kuşku, ağır ağır delirtti Katerina'yı... İçten içe çürüyen bir ağaç gibi, içten içe yedi bitirdi kızcağızı. Kimse fark etmeden. Ve bir gün bu cehennem azabından tümüyle kurtulmak için kıydı canına. Ama önce 'Benim başıma gelen kızımın da başına gelmesin.’ diye Nanacığa içirdi uyku haplarını, çorbasının içine katarak, sonra da kendi yuttu avuç avuç... Kucak kucağa yatarken bulmuşlar bir öğle sonu anne kızı... Öylece yatağın üzerinde…”
Daha fazla konuşamadı, elini ağzına kapadı, gözyaşları yanaklarından boşanmaya başlamıştı. Kala kalmıştım oturduğum iskemlede. Aptal Nevzat, ne âlemi vardı sanki o adamcağızı sormanın.
“Özür dilerim.” dedim pişmanlıkla. “Seni üzmek istememiştim.”
Sağ eliyle bileğimden tuttu, içtenlikle sıktı.
“Senin suçun değil.” Sanki biraz açılmıştı. Masadaki peçeteyi alıp gözlerini kuruladı. “Senin suçun değil...”
“Nasıl yapabilmişler bunu?” diye isyan ettim. “Mahallede ki komşusuna, sokağındaki ahbabına kıyar mı insan?”
“Mahalledekiler yapmadı ki Nevzat. Onlara haksızlık etmeyelim. Başka mahalleden gelenler yaptı. Bizi, bir komşumuz kurtardı mesela... Yadigâr Hanım... Küçük oğlu Behçet veremdi. Babamın hastasıydı o da. Olanları duyar duymaz, çalmış bizim muayenehanenin kapısını... 'Ne duruyorsunuz Mösyö Leonidas,’ demiş. 'Madamı, kızı al, bizim eve gel.' Bir hafta evinde ağırladı Yadigâr Hanım bizi. Acımıza, kederimize ortak oldu, bizi teselli etti. Tek o mu? Öteki Rumları da Türk, Müslüman komşuları korudu. Ama aynı Türk komşularımızın bir kısmı, özellikle yoksul ve bilinçsiz olanlar, öteki mahalledeki Rumların evini talan etmek için kazmaya, küreğe sarılmakta tereddüt etmediler... Yok Nevzat, suçlu insanlar değil, suçlu onları kışkırtan, bizim üzerimize saldırtan devletti. Komşularımıza kalsa, kılımıza zarar gelmesine izin vermezlerdi. Belki kötüleri vardı içlerinde ama çoğunluk iyiydi. Laf olsun diye söylemiyorum, sahiden kardeşçe yaşardık...”
Elindeki peçeteyle iyice kuruladı yanaklarındaki ıslaklığı “Bak sana bir hikâye anlatayım. Gerçek hikâye… Paskalya Yortusu'nda, Aya Konstantin Kilisesi’nde yakılan mumları söndürmeden evimize taşırdık. Mumun isiyle evin girişine haç yapar, ikonamızı aydınlatırdık. Bu bizim için kutsal bir ayindi. Kilisemizde yanan mumlarla evimize ulaşmaya çalışırken başka sokaklardaki çocuklar mumları söndürmek isterlerdi, o zaman bizi kim kurtarırdı biliyor musun? Türk ve Müslüman arkadaşlarımız...” Kederle gülümsedi. Ama itinayla Hristiyan komşularını koruyan o arkadaşlarımız, biz evimize girer girmez, öteki mahalledeki Rumların ellerindeki mumları söndürmek için yeniden sokağa çıkarlardı.
“Ben insanların kötü olduğuna inanmıyorum Nevzat Seksenime merdiven dayadım, vardığım netice bu. İnsan ne iyidir ne de kötü, hem şeytan vardır içimizde hem de melek. Hangisini uyandırırsak, hangisini beslersek, o ele geçirir ruhumuzu. O zamanın hükümeti, nefret aşılamasaydı vatandaşlarına, bu kötülükler olmazdı, şeytan sokağa inmez, kardeşçe yaşar giderdik bu topraklarda. Olmadı, hangi akla hizmetse, fitne çıkardılar, dini bahane ettiler, ırkı bahane ettiler, nefreti soktular hayatımıza. Varlık Vergisi’yle başladı, 6-7 Eylül olaylarıyla sürdü, en son da 64’teki Kıbrıs meselesiyle kopardılar bizi toprağımızdan. Evimiz barkımız, annemizin, babamızın mezarları burada, gönlümüz burada ama biz sürgüne gittik. Temelli sürgüne... Peki bizi sürdüler, kovdular da n'oldu? Başları göğe mi erdi? Ülke büyük bir kalkınma mı yaşadı, bu şehir mamur, müreffeh mi oldu? Aksine, ne yazık ki daha beter hale geldi. Tarlabaşı’nın perişanlığını görüyorsun. Her türlü yoksulluk orada, yolsuzluk orada, en katmerli rezillik orada... Şehrin ortasında bir garabet. Sanki lanetlenmiş gibi canımın içi semt. Ama böyle olur işte, suçu günahı olmayan insanları yerinden yurdundan edersen varacağın yer budur. Başkalarının mutsuzluğu üzerine mutluluk kurulur mu?”
Play Baccarat Online | Vegas Casino Bonus Codes
YanıtlaSilPlay Baccarat 온카지노 Online. Play for real money in Vegas 카지노 casino online. We give you the best and newest promotions and offer 바카라 사이트 the highest welcome bonus at
Lucky Club Casino Site Review 2021 - Login and get
YanıtlaSilLucky Club Casino – Overview. With over 30 years of experience in online gaming, it is 카지노사이트luckclub now one of the best online casinos in the country.
Best casino - MapyRO
YanıtlaSilCasino. 원주 출장샵 1 시흥 출장샵 Casino. 2 Casino. 3 Casino. 4 Casino. 5 인천광역 출장샵 Casino. 6 Casino. 7 여주 출장마사지 Casino. 8 Casino. 9 창원 출장마사지 Casino. 10 Casino. 11 Casino. 12 Casino. 13 Casino. 14 Casino. 15 Casino.